10 Mayıs 2009 Pazar

Sabahlara kadar Marx anlatasım var

Uzun zamandır blogda sadece video paylaşamı yaptığım bir giri yayınlamamıştım. Blog yazmaya ilk başladığım dönemlerde yapıyordum bunu arada sırada. Gerçi daha 3 ay ya oldu ya olmadı yazmaya başlayalı. Blogu düzenli okuyanlar hatırlar işte, işin bu kısmını uzatmanın gereği yok.

Konuyu niye açtığıma gelecek olursak, bugün Facebook'ta inanılmaz bir video yakaladım. Okyanusun ötesindeki, yeni kıtadaki insanların yaptığı bir mevzu. Bush'la dalga geçmişler. Bush'la dalga geçilmesi alışılmadık bir konu değil, fakat bu gerçekten muhteşem olmuş. İlk izlediğimde bir hayli gülmeme sebep oldu. Buyrun, önce videoyu gömeyim, sonra sözlerime biraz daha devam edicem:



Görüldüğü üzere kelimenin tam anlamıyla epik! İlk başta amacım sadece videoyu yayınlamaktı. Fakat sonra içme bir kurt düştü, Fenasi'nin pek popüler blogu 5posta'nın da son yazısı internet özgürlükleri filan olunca ve ben de bu yazıyı yazmadan önce onu okuyunca, depreştim, sadece videoyu yayınlamakla yetinmemeyi seçtim.

Baştan söyleyeyim, buradan sonra okuyacaklarınız tamamiyle yüzeysel bir iki tespitten ibaret. Okuyasanız yoksa okumayın, darılmam. Fakat arkadaş, ne kadar laf söz etsem de, yıkmak için uğraştığım düzenin salt temsilini gerçikleştirse de, Markxist gözlüğü bir kenara attığımız zaman Amerika'yı demokrasinin gerçek kalesi olarak görmemek elde değil. İşte tam bu noktada da, demokrasinin işe yaramazlığını anlamamak mümkün değil.

Kurtuluş demokraside, demokrat olalım dünyanın amına koyalım, ah bir şu demokrasiyi anlasak diyen siz güzel insanlara sesleniyorum efendim. E al işte, dünyanın en demokratik ülkesi Amerika. Adam bir seçimde 20'nin üzerinde değişik makam için oy kullanıyor, senin Türkiye'de en çok mühür bastığın seçim yerel seçim, onda da en fazla 5 kere mühür basıyorsun. Adamlardaki seçmen, oy hakkı, hede hödö kültürünü sen düşün. Adam ulusal televizyonunda başkanına göt diyebiliyo, isteyen nazi partisi, isteyen komünist parti kuruyo, kimsenin sesini çıkarttığı yok. Hatta Hasan Bülent Kahraman'da demişti bir dersinde, dünyada demokrasiyi uyguladığı iddia edilebilecek tek ülke Amerika diye.

E ne oldu? Hani demokrasi çözümdü. Demokrasinin kalesinde evsizlik ulusal kültürün bir parçası halini almış. Açlık sınırındaki insanlar o kadar çokki olağan gözle bakmaktan başka bir şey yapan kalmamış. Ülkenin en önemli sosyal yardım grupları kiliseler haline gelmiş. Finans sistemi çökmüş, tüm dünyaya karşı dik olan tek süngüsü petrol kalmış. E sikiyim ben böyle ülkeyi. Ha diyeceksiniz ki abi bak Avrupa. Sokarım Avrupa'sına. Daha dün Fransa'da banliyöler ayaklanıp yakmadı mı arabaları? Siz sanıyor musunuzki adamların tek derdi azınlık olduğu için aşağılanmasıydı. Açtı yahu adamlar. La Haine adlı filmi izlemişsinizdir hepiniz, benim yeniden anlatmama gerek yok. Ha izlemediyseniz de lütfen bir izleyin, bir bakın o gıpta ettiğimiz Avrupa'nın banliyödeki hayatlarına.

Peki çözüm mü ne? Ne olacağdı, devrim elbette. Baya bildiğin sosyalist devrim hemde. Sakın bana insanın doğasına filan aykırı diye gelmeyin. Necmi Erdoğan'ın editörlüğünü yaptığı "Garibanlık Halleri" adlı akademik çalışmayı bulup okuyun. Bulamazsanız bana söyleyin ben elimde pdf'i olan kısımları bir yere upload edeyim. Daha fazlasını isteyenin kaypak orta sınıf olduğunu bir daha görün.* İnsanların sadece başına sokabilecekleri bir ev ve sağlıklı yaşayabilmerine yetecek yiyeceği hayatın nirvanası olarak algılamak zorunda bırakıldıklarına şahitlik edin. Yazdıkça sinirlendim lan. Fakat düşündükçe de sinirlenmemek elde değil. Nasıl bu kadar vurdum duymaz bir insanlık oluştu tüm dünyada aklım almıyor. Liberalizm bu kadar mı boyadı insanlığın gözünü? Ne yapalım canım ölsünler açlıktan demek bu kadar mı kolay geliyor herkese?

Benim aklım almıyor ey okur. Marx kalkmış neredeyse 200 yıl önce söylemiş, ancak bu böyle gitmez demiş, sömürü devam etmez demiş. 200 yıldır insanlık bu kadar mı kör kalır, bu kadar mı sağır kalır bu muhteşem filozofun söylediklerine? Gerçekten kavrayamıyorum. Sabahlara kadar oturup birilerine Marx anlatıp tekrar tekrar bu tarifsiz ideolojiye hayran kalmak istiyorum. E ama dinlemiyeceğinizi de iyi biliyorum. O yüzden bu yazıyı da burada bitiriyorum. Dediğim gibi, bunlar tamamiyle yüzeysel bir kaç tespitti. Gerçi önce bir video paylaşımından tespite, ordan da iç dökmeye döndü ama, bir anda böyle bir dinamizm kapladı içimi, yazı akıp gitti, burda da bitti. Hadi öptüm.

9 Mayıs 2009 Cumartesi

Twitter kafası


İçimde ne fırtınalar kopuyordu bulaşsam mı şu "twitter" sikine bulaşmasam mı diye.... sağ alt tarafa doğru bakacak olursanız göreceksinizki, bulaştım amına koyim. Daha fazla karşı koyamadım webin bu bir anda patlayan yıldızına.

Şimdi tabi haklı olarak "ulan bulaştın da bize mi bulaştın a sikik, twitteceksen git efendi gibi twitt, ne ütülüyosun kafamızı" diyosunuzdur bana oralardan. Fakat öyle deme sevgili okur. Uzun zamandır aklımda "twitter kafası" başlıklı bir yazı yazma fikri vardı. Bu blogu okuyanlara, yani sizlere sormak istiyordum, twittsem mi, twittmesem mi diye... sorana kadar twittmeye başladım.

Peki neden bunu size sormak istiyordum? Çünkü bir takım endişelerim ve motivasyonlarım vardı bu konuyla ilgili. Mukayese esnasında yardımınızı arzuluyordum. Temel korkum şuydu, "ulan ya ben bu twitter bokuna fazla sararsam da blogu boşlarsam?". Buna karşın temel motivasyonum ise şöyle birşeydi: "Bazen aklıma bir, bilemedin iki cümlelik şeyler geliyor. Ulan bundan blog yazısı çıkmaz diyip hiç buraya gömmüyorum. Bu gömemediklerimi gömmek için bir mecraya ihtiyacım var, twitter bana bu alanı yaratır düşüncesindeyim."

Sanırım motivasyonum, korkuma baskın çıktı. Ya da hadi daha gerçekçi olayım, sabahın 3 küsüründe yapçak birşey bulamayınca bünye twitter'a sardı. Bu arada bilmeyenler için bir de twitter'ın ne olduğunu bildirelim. Efendim bu olay "what are you doing right now?" sorusuna cevap arayan bir olay. Her post için 160 karakter sınırınız var. Böyle kısa ve öz yazıp gömüyorsunuz. Tabi ben şimdi böyle primitif anlatınca pek iştah açıcı gelmedi size, biliyorum. Fakat korkma ve tıkla sevgili okur, Wikipedia'nın o güzel deryasında, bir de twitter'a doğru kürek çek. İlginç ayrıntılar var.

Şimdi onu bunu bırakalım da, hayatımın en bütünlükten uzak ve devrik yazılarından birini ürettiğim şu anları şöyle birşeyle bitirelim. Bu yazıyı okuyan herkes, zahmet olmazsa, yazının yorumlar kısmına, eğer varsa twitter "username"lerini yazsın. Madem buralardan takip ediyoruz birbirimizi, bir de oralardan bakalım neler varmış eteğin altında. Olmayanlar da, eğer lütuf ederlerse, twitter hakkında neler düşünülüyorlar, bir çıtlatıversinler yazının yorum bölümüne. Böyle interaktif bir şekilde bitirelim, ben de artık gideyim. Saçma sapan bir yazı oldu zaten. Hadi öperim.

8 Mayıs 2009 Cuma

Ortaya karışık


Ulan yazmıyorum yazmıyorum, sonra yazmadım diye kendime kızıyorum. Hayattaki düzensizliğimi bloga da taşıyorum. Hayır istiyorumki fişek gibi olsun buralar, her gün birşeyler girilsin, en azından haftada 2-3 yazı konsun filan ama, ulan arkadaş ben daha doğru dürüst okulumu okuyamazken, doğru dürüst blogu nasıl tutayım, ben de haklıyım tabi.

Şimdi başlıktan da anlaşılacağı üzere, bu yazımızın belli bir konusu yok. Ortaya karışık çekicez. Usta çek ortaya bir karışık ızgara. Yanına da rakı açtırırız, şöyle koyu kıvamlı, bol kaymaklı da bir yoğurt. Bol sulu bir çoban salatıya da çekip kızarmış ekmekleri bandık mı var ya, tadına doyum olmaz. Aha mallığa bak lan, kendi kendime ağzımın suyunu akıttım. Babadan uzak olmanın bir dezavantajı da işte, mangal muhabbeti çok dönmüyo. Baba geliyim oralara da bir mangala çıkalım be.

O değil de, 1 Mayıs'ta gerçekten 1 Mayıs alanındaydık, Taksim'deydik lan. 2007 ve 2008 mücadelelerinin ardından bu sene 1 Mayıs'ın tatil günü olması kazanımımız olmuştu. Elbette bununla da yetinmedik, yine binlerce insan yek vücud olup, bizim olup da bizden alınmaya çalışılan Taksim Meydanı'nı geri kazandık. Çok mutluyum lan okur. 32 yıl sonra Taksim'deki ilk kitlesel 1 Mayıs eyleminin katılımcıları arasındaydım. Bariz toruna torbaya anlatırım ben bunu.

Taksim demişken, bir zahmet şu linke de bir bakarsanız, yukarıdaki enfes fotoğrafın detayını öğrenebilirsiniz. "Yaratıcı Devrim Atölyesi" adlı grubun oldukça başarılı bir Taksim uygulaması kendisi. Detaylar verdiğim linkte, ben daha fazla uzatmayayım. Zira burdan bir başka oldukça başarılı çalışmaya geçicez... Ne mi o çalışma, ahanda şu:

biber from mas kara on Vimeo.


Efendim yukarıda gördüğünüz video, Roll Bando adlı grubun "Biber Dolması" şarkısının videosu olmakta. Grubun gerçekten başarılı parçaları mevcut. Hazır 1 Mayıs filan demişken, işin içine bir de bu şekilde çaktırmadan -oha nereye çaktırmadan, bariz göze soka soka- grup tanıtımı yapayım dedim. Grubu ben de çok yeni tanıyorum. Yukarıdaki video Facebook'ta dönüyordu, çok beğendim, üşenmedim araştırdım. Haliyle herşeyi bulan Google bunu da bulmakta pek zorlanmadı. Ahanda size grupla ilgili daha detaylı bilgi alabileceğiniz link.

Eh bu seferlik de bu kadar efendim. Aklımda bir iki konu daha var. Onları bu yazı da kullanmayıp haftanın ilerleyen günlerine yaymak istiyorum. Böylelikle hem daha rahat okunan, daha kısa yazılar yazmış olurum, hem de yazma aralıklarım çok uzamaz. Maksimov da tavsiye etmişti bunu, hatta şey demişti; "kısa ve sık yazsan, mermi tadında olsa" demişti. Güzel şeyler diyen bir insan zaten kendisi. Neyse, yeter bu kadar. Öpüyorum efendim hepinizi.

p.s.: Ulan o değilde, şu son 1 Mayıs'ta anıtın o güzel halinin, hani çeşitli gruplara mensup yoldaşların bayraklarıyla anıta çıktığı o muhteşem halinin bir türlü fotoğrafını bulamıyorum ya, benim de içimi o yakıyor be sevgili okur. Bulursan o fotoğrafı ve benimle paylaşırsan tadından yenmezsin biliyorsun di mi? Bilmiyorsan da bil derim ve giderim. Hadi hoşçakalın.

30 Nisan 2009 Perşembe

1 Mayıs - İşçinin Emekçinin Bayramı


Yarın 1 Mayıs ve bizler 1 Mayıs'ta 1 Mayıs alanındayız. 2 yıldır verdiğimiz mücadele, bu sene 1 Mayıs'ın tatil edilmesiyle sonuçlandı. Taksim ise hala bize yasakmış. Yasağı koyanlar, alanı korumak için 10 binlerce polisi, binlerce askeri yine alana yığmaya başlamış. Hiç uğraşmasınlar, yarın yine Taksim meydanındayız!

Bu da böyle kısa ve öz bir yazımdır. Yarın hepinizin alanlarlada olması dileğiyle, hoşçakalın.

28 Nisan 2009 Salı

Sığınamadım


Eh malum, bir önceki yazının başlığı sığınamıyorumdu. O başlığın üzerine ve hatta o yazının üzerine sanırım en uygun başlıkta ahanda bu yukardaki olurdu. Sığınamadım efendim. Duramadım yerimde. Kurdum kendimi, kudurttum kendimi, en sonunda yollara bir vurdum, pir vurdum. Çok şehir gezmedim aslında, sadece Eskişehir ve Ankara ama, biriktirdiğim anılara baktıkça, toruna torbaya anlatacak bir sürü hikaye çıktı be. Güzel.

Hayır şimdi hepsini burada tabiiki anlatamıycam size, zira o kadar çok şeyi yazmak mesai gerektirir. Ankara'ya ilk vardığımda sadece Eskişehir ayağını anlatayım dedim de bir arkadaşa, yok, ömrümden ömür gitti. Düşünün bir de onun üzerine Ankara ayağı eklendi filan. Üstüne üstlük malum burası gereğinden fazla kamusal, girmeyelim çok fazla derine. Yol hikayelerinin daha derinlikli anlatılarını isteyenler olursa, zaten eminim bir şekilde ulaşır bana. Ben şimdilik biraz ana hatlarına deyineyim.

Bu road tripin zaten binbir türlü şeye gebe olduğu daha yola çıkacağım günün sabahından belliydi, okuldan Kadıköy'e giden servisi kaçırdım. E onu kaçırınca ne oldu? İstanbul il sınırına 1.4 km mesafedeki kampüsten, yanımda Çek bir hanım kızımızla -Tereza- evime varmak için toplu taşımayı kullanmak durumunda kaldım. Biz geçtiğimiz mahallelere, geçtiğimiz mahalleler de bir Çek kızı ve küpeli bir erkeğe alışık olmadığı için hafif kültür şoku tandanslı yaklaşımlar yaşanmadı değil. Neyse efendim, nihayetinde kıza İstanbul'un hiç göremeyeceği yerelerini göstererek vardık benim eve. Fotoğraf makinemi alıp bir koşu trene yetişmekti amaç. Beni tanıyanların çok rahat bir biçimde tahmin edebileceği gibi, yetişemedik.

Elde trende içmek uğruna alınmış poşet poşet alkolümüz, bir Çek hatunu, bir de değişmez road trip eşlikçim Hazar kala kaldık istasyonda. Eh, sikilmiş götün davasını yapmayalım dedik tabi, akıllı insanlarız ne de olsa, 12.00'den sonraki ilk tren olan 14.30 trenine bilet almaya karar verdik. Ben biletleri alırken sırada arkamda duran bir kızımızla daha tanıştım. Baktım o da Eskişehir yolcusu, o da kaçırmış 12.00 trenini, dedim işte muhabbetli insan belli ediyor direkt kendini.

Tanıştık biz tabi derhal bu kızımızla, muhabbet filan, dedim gel burda bekliyeceğine 2.5 saat, gidelim sahilde içelim hep beraber. Dedi olur. E olur diyince indik sahile başladık hep beraber içmeye. Yeni arkadaşımızda Eskişehir'den İstanbul'a bir trip yapmış, geri dönme peşinde. İçmece filan derken, dedik artık bu treni de kaçırmayalım, istasyona geri döndük. Trenimize bindik, Hazarla beraber 2 kişi olarak planladığımız road trip bir anda oldu mu sana 4 kişi? Vallahi oldu. Ha ama güzel de oldu, itirazım yok.

Bol bol muhabbet sohbet, bol bol alkol, trende tanışılan ilginç bir Eskişehirli genç filan derken, bir bakmışızki Eskişehir'e gelmişiz. Kondüktör vagonları gezip Eskişehir derken adeta inanamadık, yol nasıl bu kadar hızlı geçti kavrayamadık ama, bir şekilde vardık işte. Eskişehir'de iner inmez Tereza'yı hızlı trenle Ankara'ya yollamaktı amacımız, zira kendisinin planı o yöndeydi. Fakat tabii trende sarhoş olması planlar arasında değildi. Dedi ben böyle gidemem Ankara'ya. Zorla göndericek halimiz yok, 22 sularındaki diğer hızlı trene bilet aldık, iyi dedik gel o saate kadar takıl bizle sonra gidersin.

Yoldu, alkoldü filan derken acıktık tabi biz. Sağolsun yeni arkadaşımız dedi gelin şu börekçi güzeldir, gittik. Fakat nasıl asılıyoruz böreğe belli değil. Güzeldi o börekçi amca, burdan sevgilerimi gönderiyorum kendisine. Sevgilerimi aldıysa, geçiyorum hikayenin kalanına. Şimdi biz Eskişehir'e indik ama, tabi yol bilmiyoruz iz bilmiyoruz filan, sağolsun yeni yol arkadaşımız bizi kalacağımız eve götürmeyi kabul etti. Başladık yürümeye.

Sanırım Eskişehir'in en güzel yanlarından biri bu, her yere yürüyerek gidilebiliyor lan, bayaa başarılı bir özellik. Yürüdük mürüdük, vardık biz kalacağımız yere. Yeni arkadaşa dedim hayatta bırakmam. Dedi yahu evime gideyim, evim var barkım var, dedik olabilir, fakat gel bi misafirimiz ol. Neyse, o gece de öyle başladı. Bir ara Tereza'yı trene bindirip geldi Hazar filan. Kaldık 4ümüz. 4ümüz dediğim yeni arkadaşımız Gizem, Eskişehir'de misafir olduğumuz arkadaşımız Emre, Hazar ve ben.

Muhabbet bu 4lüyle gece 1e kadar filan sürdü yamulmuyorsam, sonra Gizem gitti. Alkol filan ne varsa tüketmişiz tabi bizde de kafalar iyi. Saat 3 gibi lan işkembe dedim, Hazar harbi lan işkembe dedi, o anda uyuyan ev sahibimiz Emre işkembeyi duyunca evet lan işkembe diyerek uyandı filan. Başladık sabahın 3ünde işkembe aranmaya. Eskişehir'in en iyisi Onur İşkembe'dir, o da garın ordadır dediler ama, tabi bizim sabahın 3'ünde oraya yürümeye niyetimiz yok, Urfalı 7 Kardeşler diye bir yer bulduk. Daha doğrusu bulmadık, Emre zaten var olduğunu biliyordu, biz sadece işkembe sattığını keşfetmiş olduk. Onu bunu bilmem de, o çorbaları içince bir hayli mutlu olduk, o mutlulukla eve dönüp yatıp uyuduk. Hatta, Hazar ve ben uyuduk, Emre sabaha kadar heykel yapıp okula gitti.

Eskişehir'deki ilk gece böyle gelip geçti. Yuh, yazana kadar imanımı da gevretti. Bak kararsız kaldım şimdi devamını yazsam mı yazmasam mı? İnsan yoruluyor hafız. Zaten karnım aç. Arkadaşı aradım, hazırlansın bi yemeğe gidelim. Döndüğümde belki devam ederim. O hazırlanana kadar biraz daha anlatıyım hadi.

Öğlen sularında uyandık. Tabi karnımız aç hayvancasına. Emre'de geldi o sıralarda. Ben de Eskişehirli bir diğer arkadaşı -Deniz- aradım, dedim hazır buradayız, buluşalım. Gittik önce yemeğimizi yedik. 3ümüzde İstanbullu olunca, İstanbulluğumuz tuttu tabi, Taksim Büfe diye bir yerde indirdik mideye kumruları. Sonra ver elini Sokak Bar. Deniz orda, yanında Murat diye bir arkadaşı. Muhabbet sohbet filan. Emre ben çok yorgunum diye eve döndü, biz kaldık orda. Akşam 10a kadar filan Sokak Bar'daydık sanırım. Arada sırada Metucon'dan v.s. tandığım Eskişehirliler'le karşılaştım orda içerken filan. Fakat en önemli husus sanırım İpek'le tanışmam oldu. İpek denen insan, baya böle insanlar üstü bir insan filan. Resmen aşık olunsun diye yaratılmış. Pek 10 numara bir varlık. Neyse, ordan çıktık gittik Ares diye bir bara. Canlı müzik filan, bol bol kafa salladık. Eskişehir seyircisi çok sikkoymuş, zerre kafa sallmıyormuş onu görmüş olduk filan. O geceyi de böylece devirdik.

Eskişehir'de 3. gün. Uyandığımızda Emre evde yoktu. Taksim Büfe'yi arayıp sipariş istedik. Yemekler yendi. Duşlar filan alındı. Bir ara Emre geldi. Akşama kadar Emre'yle muhabbet sohbet, akşam dedik hadi birader dışarı. Emre, abi ben yorgunum siz takılın filan deyince, biz iki İstanbullu daldık Eskişehir sokaklarına. İpek'in izin günüydü. Haliyle Sokak'a gitmesek de olur düşüncesi var akıllarda. Fakat tabi bilinen de başka yer olmayınca dedik bir gidelim. Aaa bir baktık İpek orda içiyor. Gittim yanına, muhabbet sohbet filan. Dedi rock/metal aranız iyiyse Piccolo'ya gidin siz. İşte o tavsiyeyle yepyeni bir yola adım atmış olduk. Eskişehir'e her gittiğimizde muhakkak uğrayacağımız bir barla, Piccolo'yla tanıştık.

Piccolo'yu özel yapan pek birşey yok. Küçücük bir bar. Fakat içerdeki herkes bir metalhead kardeşliğine bürünmüş durumda filan. Bayaa bir muhabbet sohbet döndü. İşin en önemli yanı, Piccolo'da Guitar Hero III oynanabilmesi. Oyun resmen barı birbirine kaynaştırdı. Barın işletmecisi Özhan'la da şahane muhabbet kurduk filan. Sabah 2'de barı beraber kapattık. Orda tanıştığım arkadaşlarla o saatten sonra sanırım açık olan tek bara, yani Up and Down'a gittik. Daha içeri girer girmez enfes bir insan evladıyla daha, adını hatırlamadığım o muhteşem hatunla, Rastalı'yla tanıştım. Bak hala hatırladıkça yüzüm gülüyor. İçeriyle ilgili daha detaylı bilgi için lütfen yazara danışınız.

Bu arada yazının ortalarında bahsettiğim yemek mevzusunu gerçekleştirmiş bulunmaktayız. Benim emektar Şemsi Tortor -74 model bir Vosvos- bu hafta benimle. Madem benimle hemen okulun en güzel kızını yemeğe götürmem lazımdı. Evet evet, sırf belki burayı okur filan diye yağcılık yapıyorum şu an. Okusana lan, bak okulun en güzel kızı filan dedim. Hehe, neyse.

Öyle işte, Up and Down'ı da kapattık biz. Kapıda hemen hızlı bir gruplaşma, konuşmaca filan, planlar yapıldı başladık yeni arkadaşlarımızın evine doğru yürümeye. Sabah 6ya kadar filan takıldık o evde. Ulan baktık sabah olmuş, dedik bari gidip kendi evimizde yatalım. Ya ya, Emre'nin evini kendi evimiz kadar benimsedik. Gittik yattık evimizde.

Öğlen sularında uyandık. Eskişehir'de son anlarımız. Dedik madem geldik, çiğbörek yemeden gitmeyiz. Önce garın orda bir yerde çiğbörek yedik. Beğenmedik, sonra meşhur Papağan'a gittik. Duvarda yazan müessesemizde çatal/bıçak bulunmamaktadır yazısına pek bir şaşırdık, ama çiğbörek lan işte, elle ye gitsin tandansına da soğuk bakmadık. Papağan'a gelmeden önce bir Sokak Bar'a uğrayıp İpek'e herşey için teşekkür ettim. Papağan'dan sonra da Piccolo'nun işletmecisi Özhan'a uğrayıp teşekkür ettim. Nihayetinde, Eskişehir günlerimi de böylece sona erdirdim.

Fakat dur durak bilir miyiz efendim, nereye biliyoruz? Hızlı trenle 1.5 saat civarında süren bir yolculukla vardık Ankara'ya. Hızlı tren hoşuma gitti bu arada. Gerçi bizim eski trenler kadar rahat değil ama, en azından film gösterimi filan var. Ha 1.5 saatlik yolculuğun son yarım saatinde film gösterimine başlamaları biraz ilginçti tabi, ona da değinmeden geçemiycem. Götler bi de mis gibi Asterix filmi açtı, izleyemeden indik, çok içimizde kaldı.

Ankara'da inip metroyla Kızılay'a geçtik. Hazar'ın arkadaşı Hande bizi Şaman Bar'da bekliyordu. Gittik buluştuk. Orda da Meltem diye bir hatun kişiyle tanıştım, kafayı yiycek gibi oldum. 4 günde bu kadar harika 3 kızla tanışmak çok gelmişti bana. Bir şekilde akıl sağlığımı sağlam tuttum ama, zordu tabii bu durum. Şaman'da birer birşeyler içtikten sonra, kalktık ordan. Hande'nin arkadaşlarında kalmaya gittik.

Yeni ev sahiplerimizi pek sevdik. Bir hayli espirili, bir hayli keyifli çocuklar. Gece girdiğimiz 90lar tribi hele beni benden aldı. Ulan ne şarkılar varmış 90larda aklımıza kazınan. Ortada kuyu var yandan geç, el salla el salla, bum bum bum daldan dala uçtum v.s. neler neler geliyor aklımıza. Öyle böyle derken yine sabahı ettik, yattık uyuduk. Öğlen 2 gibi kalktık, hep beraber ver elini yeniden Kızılay. Kızılay'da yeni arkadaşlar, yeni içme anıları filan derken, ööööf. Çok uzadı lan, baydım. Hayır daha bir sürü işim var okulla ilgili yapmam gerken.

Neyse, o gece Bahçelievler'de bir başka arkadaşımızda kaldık. Sabah istikamet ODTÜ. Haftasonu Metucon etkinliği vardı ODTÜ'de. İlk gün gittik frpmizi oynadık, oyunlar bitince Hazar'la gidip ODTÜ çimlerinde takıldık filan. Ben Gülce'yi gördüm. Yüzümde güller açtı. Gülce çok epik hatun lan. Vallaha. Senede bir görüyorum ama, her gün görsem yinede doyamam herhalde. Öyle güzel bir insan. Öyle işte. Geçelim. ODTÜ çimlerinin ardından hedef bu sefer Metucon kostümlü parti. Üşenip kostüm yapamayınca ben, ilk önce bir kağıda Göbek Adam yazdım, o kağıdı kaybedince de kostümünü unutan adam kostümüyle, yani bildiğin pantolon tişörtle ortalarda dolandım. O gece de ODTÜ'den arkadaşlarımız Buğra, Alican ve Mimar'ın evinde kaldık. Sağolsunlar, pek keyifli iki gece geçirdik bu 3lünün evinde. Hele pazar gecesi dönen saykonun tadı hala damağımdadır. Standart kuralı daha önceden bilmesine rağmen oyunu çözemeyen Buğra ve İlker'e selam ederim.

Son günde, Ankara'dan ayrılmadan önce bir de babama uğradım. Şahane ofis yapmış. Deri koltuklar filan, viskiyle karşıladı zaten. Baya şekil olmuş. Burdan kendisine yeni işi hayırlı olsun diyip, şu yazıyı bitirelim mi artık? Bence bitirelim lan. O ne anasını satıyım. Saat 20.00 civarında yazmaya başladım, 00.00 olmuş. Arada yemeğe gitmeler, odaya gelen arkadaşlar, aha bak şimdi de telefon geldi. Bir 10 dakika da öyle geçmiş. Neyse efendim, artık vallahi yeter. Bunaldım. Bitiriyorum. Zaten son gün yağmur mağmur yiyip grip olmayı da başardım. Artık şu okulun işlerine geri döneyim. Son olarak, muhteşem bir yol arkadaşı olan Hazar'a ve bütün bu yolculuğun son derece eğlenceli geçmesini sağlayan bütün Eskişehir ve Ankara insanlarına sonsuz teşekkürler. Road trip candır, yapın!

p.s.: Yanıma fotoğraf makinemi almama rağmen sadece 1 makara fotoğraf çektim. Daha fazlasını çekmeye bildiğin üşendim. Çektiklerimi de henüz tab ettirmedim. Tab ettirdikten sonra beğendiğim birşey olursa yukarıdaki karenin yerine eklerim. Fakat yukarıdaki kareyi de pek beğendiğimi belirtmek isterim. Hadi öptüm hepinizi.

13 Nisan 2009 Pazartesi

Sığınamıyorum


Dünyaya bakınca nasıl yerimde duruyorum hayret ediyorum arkadaş. Avrupas'ından Amerika'sına, Asya'sına, her bir kıtasındaki o apayrı yaşamları tatmadan evde oturmak çok garip. Türkiye içindeyken bile duramıyorum yerimde. Basıyorum sırt çantasına 2-3 tişört, hop ver elini tren, gez babam gez. Tek bir şehirde yaşamak yetiyor mu bana, yetmiyor mu çözemedim. Dünya üzerinde var olan veya olabilecek en güzel şehirde yaşıyorum, katiyen itirazım yok. Fakat yaşanabilecek ve ayak basılabilecek o kadar yer varken burada sabit durmayı da biraz garipsiyorum.

E şimdi tabi beni az çok tanıyorsan diyeceksinki, birader kıçını kaldırıp tuvalete gitmeye üşenen adamsın, nedir bu seyyah ayakların. Bilmiyorum. Gerçekten dünyanın en tembel adamlarını bir sıralasak deseler, herhalde beni ilk beşe koyarlar. Yok koymazlarsa kendi hataları olur, o benim bileceğim iş değil. Fakat iş seyahete gelince, aklım yerinden çıkıyor. Resmen yol yapmayı seviyorum arkadaş. O trenin koltuklarında, tıngır mıngır sallanarak uzağa gitmeye bayılıyorum. Fakat artık kalıbıma sığmıyorum.

Misal gezi dergilerine, ya da ne bileyim yol hikayelerine hep çok özendim. Kendi yol hikayelerimi de yarattım. Mutluyum bu açıdan. Fakat, arzu ettiğim o seyyah olabilmiş değilim hala. Misal "Git" diye bir dergi var, bilir misin o dergiyi ey okur? "Git: Leman Coğrafik Dergi"dir hatta tam adı. Timur Danış var onu çıkartan. Misal bir Timur Danış olmayı istedim hep. Dağcılığa ilgimin de asıl sebebi sanırım bu gezip görme meselesiydi. Gezdim gördüm, mutluyun o açıdan, fakat var bir eksiklik.

Sözlükte (dev.privatesozluk.com) New York başlığını okurken geldi tüm bunlar aklıma. İnsanların NY ile ilgili bildiklerini paylaştıkları esnada, nasıl da daha çok kültürü, daha çok şehri, daha çok yaşamı tanımak istediğim geldi aklıma. Fakat işte içinden geçmek de yetmiyor. Gidip bin bir ayrı şehirde bin bir sene yaşayasım, sonra dönüp İstanbul'da ölesim var. Otostop çekerek Avrupa'yı gezesim var. Hayır hayal filan gibi gelebilir ama, yok arkadaş, değil. Erik diye bir adam vardı, 2007'de tanıştım yamulmuyorsam, İsveçliydi. Herif çatır çutur otostopla Avrupa'yı geziyordu. Hayır hikayesini dinledikçe iyiden iyiye özeniyor insan. Dur yahu bir de blogu vardı kendisinin, The Bohemian Capitalist. Bir bakın derim, gerçi gerçekten çok uzun zamandır güncellemiyor, iyidir umarım.

Öyle işte, otostopçu ruhum ayyuka çıktı sabahın 4ünde, sizinle de paylaşayım istedim. Biliyorum normalde pek böyle olmuyor yazılar, normalde kullandığım yazı dilinden biraz ağır oldu sanki, emin de değilim ama, umarım sıkılmadan okumuşsunuzdur. Atlayıp trene gidesim var yine bu aralar. Sırtımda çantam otostop çekesim var arabalara. Avrupa'yı karış karış gezip "couch surfing" yapasım var. Yerimde durmayıp boyuna gezesim, sonra da İstanbul'a dönesim var. Ha peki neye bu isyan? Hiçbirşeye. Ya da, isyan mıdır yürümek? İçimde bir seyyah var sadece, ölmese de bizi mutlu etse. Ben daha ne diyeyim, yazı değilde taslak gibi oldu zaten. Anlatmak istediklerimi ne kadar anlatabildim bilmiyorum ama, yazdık işte birşeyler. Okuduğunuz için çok teşekkürler.

p.s.: Biraz daha bekleyin bakalım, içimde bu duygu bu kadar hezeyana gelmişken, ben yerimde duramam. Selamon'un yol hikayeleri çok yakında blogda. Ha bir de, tanıyanlar ve düzenli okuyucular elbette tahmin edecektir ama, yazının başındaki o başparmak bana ait değil. Neyse, seviyorum burayı okuyan herkesi, öptüm efendim.

12 Nisan 2009 Pazar

Çok şey yazasım var....


Fakat öte yandan bir hayli de tembelim. Tembelliğimi de geçtim, bu kadar alakasız konuyu tek bir blog girisine sığdırmaya çalışırsam muhtemelen beynin yarısını klavye üzerine akıtırım. Ha yok akıtmazsam yeni bir Kafka, yeni bir Goethe, ya da ne bileyim işte yeni bir x (x yerine sevdiğiniz bir edebiyatçıyı koyunuz) ortaya çıkar. E daha şu genç yaşımda tutup dünyayı sarsacak, herkesi oturduğu yerde hop oturtup hop zıplatacak birşey yazmak istemediğime göre, ben bu yazmayı düşündüğüm mevzulardan birini yazıp geçeyim bu seferlik.

Yalnız şu da varki, aklımda gezen binlerce tilkinin kuyruklarını birbirine bağlayıp toptan hepsini bir kenara fırlattıktan sonra yazmaya başlamak yerine, tilkiler hala aklımda gezerken yazıyorum bir kaç zamandır. O da sanırım garip bir stil oluşturuyor. Bakın yazının konusu hala belli değil misal şu an. Yazmak istediğim şeye hala karar vermiş değilim, sadece yazarak aktif bir düşünme seansı yaratıyorum kendime. Ya da artistliğin, götlüğün 10 numarasını yapıyorum ve şu anda senden delilercesine küfür yiyorum. Olabilir, yiyebilirim. Küfüre karşı değilim ey okur, küfür edilmeli bence. Arada görüyorum küfür yüzünden mevzular çıkıyor filan.... çok saçma. Misal geçen ben de ciddi bir tartışma yaşadım bu küfür mevzusu yüzünden. Geçen dediğim de NATO'nun 60. kuruluş yılı etkinliklerini protesto etmek ve NATO'ya hayır demek için toplandığımız 4 Nisan Kadıköy Mitingi. DSİPli'nin biri çıkıp gereksizlik yapmıştı yine, vay efendim çok küfür ediyormuşum, neymiş ben seksistmiy mişim? Hayır cinsiyet v.s. gibi konuları zerre takmayan bir insan evladı olarak seksist olarak nitelendirilmem de beni kızdırmaya çok müsait olsa da, asıl buna sinirlenmedim, herifin bir artist tavırlara girmesi, bir tepeden konuşmaya çalışması filan. Hayır sonra bunun ağzına sıçınca "üslubun yanlış" oluyor.

Neyse, asıl bahsedeceğim konu bu değildi. Fakat küfür mevzusu başka bir yazıda inatla, aşkla ele alınması gereken birşey. Küfürün estetiği ve geçerliliği tartışılmalı. Argo kültürünün zenginliği, söz edebiyatındaki, yazı dilindeki yeri, küfür edene seksist diyebilecek kadar kapalı görüşlü genç dimağların beyinlerine iyiden iyiye sokulmalı. Ulan bak sinirden konuya giremiyorum. Ya da konuya girmeyi zaten beceremiyorum ama bunu sinire bağlıyorum. Bilemem, geçtim.

Gelelim asıl konuya. Gerçi bu kadar zırvanın altına asıl konuyu yazınca kaç kişinin dikkatini çekecek, bahsetmek istediğim şey nasıl arada kaynamadan okunacak filan merak etmiyor da değilim hani. Hala uzun yazıların okunmadığına dair derin endişelerim var. Hayır zaten şu bloga gelmiş şahıs hayvansal mesailerden, zorlu derslerden ya da delicesine bir içmenin sabahından kopmuş da gelmiş oluyor.... e ulan şimdi bir de benim paragraf paragraf yazımı mı okuyacak? İşte bu bana uzak bir ihtimal olarak görünüyor. Ha bunu deyip de yazının okunduğunu gördüğüm zaman nasıl hoşuma gidiyor, nasıl götüm kalkıyor o da başka bir yazının konusu. Hatta kendime not, bir yazı da ego mevzularına ayır. -evet hala küçük bir not defterim yok-

Efendim bırakalım şimdi bu gelecek yazılara tavsiye işini de, girelim artık şu konuya... Onca satırın ardından hala asıl bahsetmek istediğimden ve hatta bırak asıl bahsetmek istediğimi, kafamın içinde hangisinden bahsetsem diye düşündüğüm konuların hiç birinden bahsedememiş olmaktan acı duyuyorum resmen şu an. Ha gerçi bir kaç yazımda referans verdiğim o güzel kitapta, "The Life and Opinions of Tristram Shandy, Gentleman" adlı yapıtta da kitabımızın ana karakteri olan Tristram Shandy ancak kitabın yarısından sonra filan doğmayı başarabiliyordu ve buna rağmen yüzlerce sayfayı keyifle okutuyodu. Olabilir yani, ne kadar alakasızlaşsan da yazı dilin sarıyorsa insanlar okuyor bir şekilde. Gerçi şimdi bunu böyle yazınca fark ettim, bayaa götü kalkıklık yapıp kendimde bir Laurence Sterne havası olduğunu demeye getirmişim gibi oldu ama yok be sevgili okur, göt yüksekliğim henüz o seviyeye ulaşmadı. Şimdilik dünya klasikleri arasına girememiş yazarlarla ölçüştürüyorum kendimi. (Yazar burada acaip derecede gülen yüz koymak istiyor, ama şu yazıda gülen yüz biraz abest durur gibi geldiği için bunu yapmayıp bir parantez açarak durumu anlatıyor. Çok çakal sayın okurlar bu yazar, el altından gömüyor gülen yüzü beynimize beynimize)

Aman of. Bugünlük bu kadar yeter be sevgili okur. Kafamda gezen bin tilkiden birini seçip size anlatıyım diye başladım yazıya ama, konudan konuya, zırvadan zırvaya koştum. Bunca saçmalamanın ardından "hayat, dünya ve herşeye dair" o mumtazam sorunun cevabını versem bile kıçınızı dönüp ilgilenmeden gidersiniz, gayet iyi biliyorum bunu. Hayır zaten cevabı Douglas Adams'ın o inanılmaz serisi "The Hitchiker's Guide To The Galaxy"de var malum. Benden öğreneceğinize en azından O'ndan öğrenin. Hem öğrenirken iki gülersiniz, bilimkurgu filan derken hayal dünyanız gelişir, belki şehire bir film gelir, bir güzel orman olur anılarda, belli mi olur iklim değişir Akdeniz bile olur belki... Gerçi, biliyorum, şu yazıları okuyan adam, kesin o muhteşem seriyi de okumuştur ama, bloga kim giriyor kim çıkıyor belli değil sevgili okur, biz o yüzden yapalım uyarımızı ve bitirelim artık şu akıl sağlığı şüpheli yazıyı: Douglas Adams'ın Otostopçunun Galaksi Rehberi adlı serisi, mutlaka okunması gerekenler listesindedir, okuyunuz!

Oh, hadi öptüm.

11 Nisan 2009 Cumartesi

Galatasaray Türkiye'dir


Bayaa kararsız kaldım, 4-5 gün sonraki ilk blog yazı mı Galatasaray'a adamak ne kadar doğru diye, sonra mal mısın lan neyin kararsızlığı yaz gitsin dedim. Tabii bunu 3 bilemedin 5 saniye önce dediğim için, aklımda belli bir yazı düzeni yok. O yüzden yine Tristram Shandy tadında takılıcaz bakalım burarlarda. Ha tabi şimdi sen düzenli okuyucu olmadığın için hatırlamıyorsun Tristram Shandy'yi. Şşş, ordaki, sen de hiç böbürlenme, düzenli okuyucu olsan da büyük ihtimalle sen de unuttun. Hadi size büyük hizmet, tıklayın bakıyim. Azcık kültürünüz artsın.

Tabi şimdi size kültürsüz dedim diye biraz sinirler gerilmiş olabilir, başlıkta açıkça Galatasaraylı adam başlığı, hele bir de Fenerliysen iyice sinirlerin oynamıştır şimdi senin... Oynasın arkadaşım, oynasın güzel kardeşim. Bizim kızlar yine tesadüfi bir başarıya imza attılar, Aziz'le arkadaşlarının aralarında yıllardır para toplayıp alamadıkları birşeyi, bir Avrupa kupasını kazandılar. GALATASARAY BAYAN BASKETBOL TAKIMI FIBA EUROCUP ŞAMPİYONU. Kahretmesin, nasıl bir kulüp yahu, tesadüfler yakalarını bırakmıyor, 3 Avrupa kupası ve 1 kıtalararası kupa müzelerinde pırıl pırıl parlıyor filan. Neydi o, hah: Sizin hayallerinizin bittiği yerde, bizim gerçeklerimiz başlar! İlkleri biz yaparız, tarihi biz yazarız! Daha da birşey demiyorum bu konuyla ilgili.

Yalnız bayan basketbol takımımızla alakadar olarak, bu başarılarının dışında eklemek istediğim minik bir ayrıntı var. Ey sen yukarıdaki fotoğrada ortada yer alan kırmızı bilekli, sarışın, güzel insan. Ey Işıl Alben. Ey Galatasaray'ı delicesine seven ve bu sayede gönüllerimizi bir kez daha çalan. Ey şampiyon olduğumuz gece İstikal'de birden karşımıza çıkıp "Işıl ortaya üçlü çektir Cimbom'a" tezahüratlarını ikiletmeden üçlü çektiren kadın. Bence bir hamburger yemeliyiz karşılıklı, olmadı Çiçek'te güzel bir lüfer ısmarlıyım. Hayranınız tüm TekYumruk tayfası olarak. Hayır bakarsın lüferdi rakıydı derken hoş bir birliktelik olur filan, katiyen hayır demem, bilesin.

Neyse artık. Tabi bir de derbi ateşi sarınca her tarafı, Facebook'da dönen videolarda Galatasaray, Fener eksenine çekildi. Fakat o videolardan öyle bir tanesi var ki, sanırım 2-3 günde onlarca değişik versiyonunu izledim, fakat doyamıyorum arkadaş izlemelere. Sarıyla kırmızıyla, anlımızın akıyla gelen o şampiyonluk, Fener'in son maçta elinden kaçırdığı şampiyonluk. Neydi yahu o öyle? Nasıl bir 16 dakikaydı o? Görüntüleri tekrar izledikçe hala yüreğim yerinden çıkacakmış gibi oluyor. Bu veslieyle de Sayın Gerets'e buradan selam gider mi? Bence gider. Galatasaray'ın gördüğü en önemli, en yürekli hocalardan biriydi bence, tarihimizde böyle bir isim bulunması da, insanı mutlu etmiyor değil.

Ya işte öyle. Malum yarın derbi var. Yine 2 saatliğine hayat futboldan ibaret olacak bizlere. Maça gidemiyorum, zira biletler çıktığı gibi tükenmiş, hoş tükenmese, yine de 60 lira veresim yoktu bir bilete. Hele şimdi karaborsaya 100 - 120 lira hayatta kaptıramam bir maç için. Bir TekYumruk ekip kahvaltısı, üstüne bir de yine ekiple çiçek içmesi, ardından eve kaçar otururum televizyonun başına. Yenersek oh ne ala, yenemezsek sikimden aşşağa Kasımpaşa efendim der bu yazıyıda burada bitiririm. Son olarak: ŞEREFTİR SENİ SEVMEK!

6 Nisan 2009 Pazartesi

Delirdim nihayetinde


Kafayı yedim, lezetliydi. Kulaklığım bozuldu, tek kulaklıkla müzik dinlemeye çalışmak deli ediciydi. Bir sürü fikir geldi aklıma, yazmak istedim, hepsini unuttum, oysa hepsi çok güzeldi. Evet hala küçük bir not defteri almadım, telefonun kayıt cihazına konuşmaktan haz duymadım. Bazen sesimi kaydettim bilgisayara, pek de fena bulmadım. Okula girdim tutunamadım, işe başladım vaktinde kalkamadım. Mütemadiyen sardım. Aslında 10 numara adamım ama derdimi anlatamadım. Kafayı yedim, tadından bir hayli hoşnut kaldım. Hadi artık gidip yatayım.

2 Nisan 2009 Perşembe

Not almanın önemi

Başlığı görüp korkma çocuğum hemen. Derslerine düzenli gir, hocanı iyi dinle, sık sık not al tavsiyeleri vereceğim bir yazı değil kendisi. Manyak mıyım lan ben blogda saçma sapan ders tavsiyesi vereyim. Arada derslere bulaşıyorum ama yarattığı garip kafaları sana aktarabilmek adına bulaşıyorum ey okuyucu. Yoksa kimseye blog ortamında ders muhabbeti yapıp canını sıkasım yok. Hem nedir yani, askerlik anısı gibi değil mi biraz da üniversite anıları, kimi zaman pek sıkıcı olabiliyor filan. Konudan da usul usul kopuyoruz gibi sanki hani. Ne diyecektik yine nerelere geldik. Pıff, reflüm çok geriyor bu aralar beni. Sanırım kendisine bu kadar ters gidip tetikleyecek herşeyi yapmaktan vazgeçmem lazım.

Of, uzamasın. Giriyorum konuya. Efendim ben bu yazar/çizer takımının neden not defteri olduğunu anlamış bulunuyorum. Ulan mal şu yaşa geldin yeni mi anladın diyecek olursanız, hayır efendim, yeni anlamıyorum fakat anlamaktan ziyade pratikte de görüyorum diyebilirim. Ya da hiçbirşey demem, bırakarım beni mal sansınlar. Ne uğraşıcam anasını satıyim, tohumunuza para mı verdim lan? Germeyin beni, o işi reflü yeterince yapıyo. Neyse, diyeceğim şudurki, gün içinde aklıma bir sürü yazı fikri geliyor. Sonra diyorumki günden güne yazıya çevirir eklerim bu fikirlerimi ben bloga. Fakat işte ne olduysa artık yaşlandık mı ettik mi bilmiyorum, bu fikirleri aklımda tutamıyorum. Ertesi gün olup blogun başına oturunca ne yazacağımı unutmuş bir halde kalıyorum. İşte bu sebeptendirki bir not defteri tadında birşeyler tutmaya karar verdim.

Aklıma bir şeyler geldikçe, ilginç bir şeylerle karşılaştıkça çat çıkartıcam not defterini, tak alıcam notu. Şöyle küçük bir cep ajandası tadında birşey olsa yeter. Bu sayede hem daha dolu dolu yazabilirim, hem de lan ben dün ne düşünüyordum ne yazcaktım bu bloga, gerginliğinden kurtulabilirim. Evet efendim, hayatımda aldığım yeni bir kararı daha sizlerle paylaşmaktan aldığım huzurla ayrılıyorum bu yazımızdan da. İlerleyen günlerde hep birlikte görelim bakalım bu not alma işi nasıl etkileyecek blog yazılarını.