Alkışlarla Yaşıyorum diye güzel bir site. İnternetin ünlü mekanlarından, bilen bilir. Kendisinin içersinde bir dolu komikli içerik bulunuyor. Bu komikli lafı da, şu son Hedolu, Nurili reklamda blogta yer buluyor. Bu biraz canımı sıkıyor mu, sıkıyor. Fakat insan bir garip, bazen hiç beklemediği kelimeyi benimsiyor. Misal Kabak'tan bir dönüyor, "geliyore, gidiyore" filan gibi kelimeler dağarcığa giriyor. Mizah dergisi okuyor, dili dile kopyalıyor filan. Bunlar hep oluyor, insan gördüğünden, duyduğundan etkileniyor. Fakat konu bu değil.
Konu bir kısa video. Alkışlarla Yaşıyorum'da karşıma çıkıyor. Zamanının pek başarılı absürd komedisi Kaygısızlar'dan ufak bir sahne ihtiva ediyor. Gani Müjde'nin zamanında çıkarttığı bu ilginç işe, insan yarı hasret, yarı "ulan bu adam şimdi niye böyle işler yapmıyor" kafasında yaklaşıyor. Vakti zamanında kendisinin Penguen'deki köşesi akıllara geliyor, "Lafla peynir gemisi yürümez" dedirtiyor. Video aşağıda duruyor, bir tıklamayla izlenebiliyor. Bir de serbest çağrışımdan akıllara "bir kahkaha, bir pirzola" lafı düşüyor. Selamon öpüyor ve gidiyor.
Rocko's Modern Life'tan bloguna isim apartacak kafadaki elamanın sıçtın mavisine boyadıkları. Aynı mavinin değişik tonları da şuralarda: http://selamon.tumblr.com - http://selamon.deviantart.com
diziler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
diziler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
18 Eylül 2009 Cuma
10 Haziran 2009 Çarşamba
Dönemi Kaparken

Efendim geldik Sabancı Üniversitesi'nde bir dönemin daha sonuna. Son bir iki işin ardından, döneme zevkle bir nah çekip yokuş aşağı yolluyoruz kendisini. Fakat tabi benim bahsedeceğim mevzu o değil. Daha güzel mevzulardan bahsedesim var.
Bildiğiniz gibi dönem sonunda bir tatil planım var, "Bu da böyle işte..." başlıklı yazımda hafiften değinmiştim kendisine. Şu aşamada daha da detaylandırmayı düşünmüyorum. Fakat yeni bir karar aldık, şehri terk etmeden önce, Burgaz Ada'da şöyle 3-4 günlük ufak bir kamp daha düzenliycez. Artık ne bezmişsek kampüsten, bulduğumuz yere kampa gidiyoruz. Burgaz Ada'da güzel bir kamp noktası biliyorum, pek tabii burda size söylemiycem, bize özel kalsın derdindeyim. Fakat çok isteyeni götürürüm, doğada kalmak isteyen insana saygım sonsuz .
Pek konudan konuya atlamak olacak ama, madem konudan konuya atlayacak kafadayım, müsadenizle hiç bozmuycam kafamı. Buyrun devam edelim. Hocam şöyleki, 1 saat önce yeni bir diziye başladım. Breaking Bad. Kendisinin ilk bölümünü izledim, dedim bari hakkında biraz birşeyler yazayım, öyle giriştim bloga. Etrafımdaki insanlar çok feci övüyordu kendisini. Kime başlasam mı diye sorsam, "hacı hemen giriş" cevabını alıyordum. Sabahın bu saatinde yapcak iş olsa olsa dizi izlemek olur dedim, vurdum ilk bölümü. Gayet de hoşuma gitti. Pilot olmasının verdiği bir durağanlık var diycem, diziyi izleyenler siktir lan durağan denir mi o episodea diye atlıyacaklar üstüme. Haklılar da bir yerde. Fakat ne yalan söyleyeyim, dizi ileride çok daha can yakıcı olacakmış gibi duruyor ve iple çekiyorum o bölümleri.
Bilen bilir, uzun diziler izlemeyi sevmem. Favorim 20 dakikalık komedi dizileridir genelde. Misal nedir bunlar, Family Guy'dır, Scrubs'dır, How I Met Your Mother'dır, falandır, filandır. Gider de gider kendileri. Fakat "Mimlenmişim v.2" başlıklı yazımda da bahsettiğim gibi, bunu kırabilen yalnızca Six Feet Under vardı, sanırım yepis yeni dizimiz de Breaking Bad olacak. Kendisine yüksek bir güven duyuyorum ve ileriki episodelarda bu güvenimi boşa çıkartmamasını pek bir arzuluyorum.
Dönemi kaparken diye başladığım yazı bildiğin dizi yazısına döndü ama, e malum, dizinin verdiği gazla yazıyorum bunları. Doğaldır bir şekilde buna evrilmesi. Ayrıca evet, evrim teorisi önemli, inanıyoruz kendisine. Yani tutupta "yaratıcı"ya inancak halim yok şu devirde. Neyse, konuyu iyiden iyiye sapıtmadan bu postumu da burada bitiriyorum efendim. 3 kuvvuallah 1 elhamla sizleri uğurlarken, Tayyip'ime de göz kırpıyorum. Hadi hoşçakalın, episode 2 beni bekler.
p.s.: dizinin çok hoşuma giden bir iki afişi vardı, dedim bari en basic olanını kullanayım. Gördüğünüz üzere kullandım. İsterseniz şuraya tıklayarak kendinizi Google'ımızın o engin image arama dünyalarında Breaking Bad görselleri araken bulabilirsiniz. Bu da benden size dev hizmet olsun hadi.
31 Mart 2009 Salı
Mimlenmişim v.2

Efendim Blog alemlerinin sevilen ismi Maksimov tarafından mimlenmiştim geçenlerde hatırlarsanız. O mime verdiğim cevaba kimi haksız yorumlar vardı, yok efendim neymiş laf kalabalığına getirmişim filan diye. Külliyen yalan efendim. Gayet cevapsız bir cevap vardı orda, çok felsefikti filan. Gerçi bu da yalan ama, olsun.
Neyse, blogumuzun amansız takipçilerinden Büyük Rakı'da girişmiş bu sağı solu mimleme işine. Gelmiş apartmanın alt katından bağrıyor, "Selamon, hüuoop Selamon, mimlendin oğlum lan" diye. Çıktım baktım camdan neye mimlenmişim diye, güzel bişeye mimlenmişim. Severek izlediğimiz ama artık yayında olmayan 3 dizi neymiş. Mim bu, buna konuş demiş Büyük Rakı, aynen konuşuyorum. Ve hatta işi büyütüp mimi yerli ve yabancı olarak ikiye bile ayırıyorum.
Yabancılardan ilk olarak pek tabiiki Coupling. Dünya televizyon tarihinin en şahane dizisi ne diye sorsalar, çekinmem aday gösteririm Coupling'i. Ulan o ne güzel oyunculuktu, o ne şahane karaterlerdi, o ne enfes diyaloglardı öyle. İngiliz mizahını seviyorum arkadaş. İsteyen istediği kadar laf sokabilir. İkinci dizimiz ise, Six Feet Under. Bilgisayarıma indirip düzenli olarak izlediğim ilk ve tek dramadır kendisi. Genelde komedi dizileri dışında dizi izlemem. Fakat Six Feet Under o provakatif yapısı ve derinlikli senaryosuyla beni benden almıştı. Dizinin sonunda hüngür hüngür ağlamıştım lan. Çok garip ruh hallerine sürüklemişti beni kerata. Son yabancı dizimiz ise, 90ların efsanevi üretimi The Advanterous of Pete and Pete. Çocuk yaşlardayken izler ve hayran kalırdım efendim kendisine. Geçenlerde bir paylaşım programında bölümlerini buldum, baştan aşağıya hepsini yeniden izledim. Bayılmamak, hayranı olmamak elde değil. Çocukluğu ve ergenliği bu kadar keyifli ele alıp, dünyanın en önemli şeyi gibi inceleyip, arada Amerikan aile yaşantısına da süper dokundurabilen bambaşka bir diziydi kendisi. Müzikleri ise ayrıca bir takdiri hak etmekteydi.
Gelelim yerli dizilere. Büyük Rakı çok dellenmiş niye bu kadar çok sikko yerli dizi var diye ama, zamanında çok güzel yerli diziler de yayınlandı yahu. Oturup ampul gibi Kanal D, ATV, Show TV izleme sebebimiz oldular da o dayanılmaz entelliğimiz acaip sekteye uğradı :P Bu dizilerin arasına ilk sıradan sanırım Biz Size Aşık Olduk adlı diziyi sokabilirim. Beyaz ve Meltem Cumbul başrollerdeydi. Konusu zengin züppe erkekler ve orta halli hanımların aşkı şeklinde basit bir konu olsa da, pek sevilesi oyuncu kadrosu, hikayenin inanılmaz sempatik işlenişi ve Babazula'nın enfes müzikleriyle çok keyifli dakikalar yaşatmıştı bize. Ondan sonra bir de Tatlı Hayat vardı tabii. Her ne kadar yabancı bir diziden alınmış konsept üzerine temellendirilse de, İhsan Yıldırım ve İrfan karakterleri, inanılmaz keyifli saatler sunuyordu bize. Eh İhsan karakterini oynayan Haluk Bilginer ve İrfan karakterini oynayan da Celal Kadri Kınoğlu gibi iki usta isim olunca, yeme de yanında yat pek tabii. Son olarak da bir dönemin gerçek efsanesi, İkinci Bahar. Şener Şen, Türkan Şoray, Tarık Pabuççuoğlu gibi usta isimlerle şenlenen bir diziydi o da. İlk başlarda çok izlemezdim ama, sonradan sonraya feci sarmıştı beni. Sonunda pek bir salya sümük ağlayıp Türk filmi izleyen ev kadını moduna bürünmüştüm.
Neyse işte. 3 yerli 3 yabancı sayıverdim. Mim görevimi hakkıyla yerine getirdiğimi düşünüyorum. Ayrıca böyle nostaljik ve keyifli bir yazı imkanını da bana sunduğu için buradan Büyük Rakı'ya teşekkürlerimi sunuyorum. Yeni mimlenen Türk gençliği: Begbie, AyDi, SemiGod, Doruk, Zefir-i Elem. Mimlenen tüm gençlere kolay gelsin diyor, pek sevgili Ankara Büyükşehir Belediye Başkanım İ. Melih'in o sırıtmaktan vazgeçemeyen suratını öpüp aranızdan çekiliyorum.
26 Ocak 2009 Pazartesi
Yeterki işimi yapmayayım
Gittim Hımyım'ın eski bölümlerinden izledim biraz. Her sezondan bir bölüm, eğlendim güldüm filan. Güzel dizi lan. Adamlar çekmiş. Böyle sevdiğim işleri izleyince içimi çok garip bir duygu kaplıyor. Diyorumki elin adamı yapıyor, elin adamı üretiyor, ben burdan bakıyorum kendsine sonra iç geçiriyorum. Vay be diyorum, adam bizi duygudan duyguya sürükledi, mevzudan mevzuya koşturdu.
Yani gerçekten var böyle birşey. Pete and Pete olsun, Six Feet Under olsun ne biliyim işte yukarıda bahsettim, How I Met Your Mother olsun filan. İzledikçe kıskanıyorum hacı... Fark ettimki yaratan adamı kıskanıyorum. Yaratmak, iş çıkartmak çok güzel birşey. İstiyorumki ben de yapabileyim bunları. Ne bileyim istiyorumki bir Six Feet Under'da ben çıkartayım, sonunda nasıl ben hüngür hüngür ağladıysam insanlar benim işimde de ağlasın.
Fakat gel gelelim sonra şunu fark ediyorum, hayatımda yaptığım tek şey, yeterki işimi yapmıyayım da ne yaparsam yapayım kümesinde toplanan şey. Bu hep böyle oldu, Marx okumam gerekmezken Marx okudum, Marx okumam gerektiğinde gittim alakası bile olmayan romanlara başladım filan. Bu tabii sadece bir örnek. Büstün çizmişti, yani parmağımın ucunda tekerlekli sandalye taşımaya bile kasabilirim mevcut olan sorumlu olduğum işimi yapmamak için.
Journal kafasına da aynı sebeple bulaştım. Bildiğin şu an yazmam gereken essayi yazmamak için journal yazıyorum. Ha ama neyi fark ettim, yazdıkça mutlu oluyorum. Dünkü journalı girdiğimde var ya, tey tey, rezmen içimi bir huzur kapladı, resmen böyle bir gönlüm pır pır etti. Sevişsen bu kadar olur.
Onu fark ettim işte, ki ben bunu yıllar önce keşfetmişytim neden unutmuşum üzüldüm. Ya da belki de unutmadım, sadece yukarıda bahsettiğim gibi, sadece kendime iş olarak bellediğim şeyi yapmak yerine gidip başka şeyler yaptım, ne bileyim dağcılığa başladım mesela. Oysa ne güzel roman yazıcam lan diye gaza bile gelmiştim, şarapçı gençliğin hikayesini yazıyordum filan.
Fakat böylesini sevdim, journal kafası bayaa eğlenceli. O eski zamanlardaki yazarken beyin akıtma kafasını yeniden yakaladım. Böyle yazdıkça coşmaca filan, kendinden geçercesine be annem. Yazıcam arada böyle.
Ha bi de, yenilenen "new deviations" geyiği şahane olmuş lan, çok rahat bakılıyo yeni gelen işlere, öyle işte. Hadi bakalım, orman ne güzel.
Yani gerçekten var böyle birşey. Pete and Pete olsun, Six Feet Under olsun ne biliyim işte yukarıda bahsettim, How I Met Your Mother olsun filan. İzledikçe kıskanıyorum hacı... Fark ettimki yaratan adamı kıskanıyorum. Yaratmak, iş çıkartmak çok güzel birşey. İstiyorumki ben de yapabileyim bunları. Ne bileyim istiyorumki bir Six Feet Under'da ben çıkartayım, sonunda nasıl ben hüngür hüngür ağladıysam insanlar benim işimde de ağlasın.
Fakat gel gelelim sonra şunu fark ediyorum, hayatımda yaptığım tek şey, yeterki işimi yapmıyayım da ne yaparsam yapayım kümesinde toplanan şey. Bu hep böyle oldu, Marx okumam gerekmezken Marx okudum, Marx okumam gerektiğinde gittim alakası bile olmayan romanlara başladım filan. Bu tabii sadece bir örnek. Büstün çizmişti, yani parmağımın ucunda tekerlekli sandalye taşımaya bile kasabilirim mevcut olan sorumlu olduğum işimi yapmamak için.
Journal kafasına da aynı sebeple bulaştım. Bildiğin şu an yazmam gereken essayi yazmamak için journal yazıyorum. Ha ama neyi fark ettim, yazdıkça mutlu oluyorum. Dünkü journalı girdiğimde var ya, tey tey, rezmen içimi bir huzur kapladı, resmen böyle bir gönlüm pır pır etti. Sevişsen bu kadar olur.
Onu fark ettim işte, ki ben bunu yıllar önce keşfetmişytim neden unutmuşum üzüldüm. Ya da belki de unutmadım, sadece yukarıda bahsettiğim gibi, sadece kendime iş olarak bellediğim şeyi yapmak yerine gidip başka şeyler yaptım, ne bileyim dağcılığa başladım mesela. Oysa ne güzel roman yazıcam lan diye gaza bile gelmiştim, şarapçı gençliğin hikayesini yazıyordum filan.
Fakat böylesini sevdim, journal kafası bayaa eğlenceli. O eski zamanlardaki yazarken beyin akıtma kafasını yeniden yakaladım. Böyle yazdıkça coşmaca filan, kendinden geçercesine be annem. Yazıcam arada böyle.
Ha bi de, yenilenen "new deviations" geyiği şahane olmuş lan, çok rahat bakılıyo yeni gelen işlere, öyle işte. Hadi bakalım, orman ne güzel.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)